Soğuğun yalnızca bir hava durumu olmadığı yerler vardır; nefesin kesildiği, zamanın ağırlaştığı, insanın kendi sesini bile yabancı bulduğu coğrafyalar: Buz, orada yalnızca zemini değil, hafızayı da kaplar. Rüzgâr, yönünü değil niyetini dayatır. Yürümek, ilerlemekten çok dayanmak anlamına gelir. İşte dünyanın bu sessiz ve affetmeyen uçlarında, insan doğayla pazarlık edemez; ya uyum sağlar ya da silinir. Fotoğraf makinesi de orada bir araçtan çok tanığa dönüşür; o artık estetik arayışların değil, hayatta kalmanın ve gerçeğin parçasıdır. Kuzey ve Güney Kutbu'na ulaşan ilk Türk fotoğrafçılardan biri olan Yunus Topal'ın yolculuğu tam da bu noktada başlıyor. Topal, bir kare yakalama arzusundan önce, insanın kendi sınırlarını görmek, doğanın karşısında ne kadar küçük olduğunu kabul etmek ve bu yüzleşmeyi görsel bir hafızaya dönüştürmek için çekiyor. Fotoğraf makinesini yalnızca estetik bir araç olarak değil, görsel bir bellek ve belgesel bir sorumluluk olarak konumlandıran Topal, kutuplarda geçirdiği yılların onu yalnızca bir fotoğrafçı değil, aynı zamanda uluslararası alanda tanınan bir belgeselciye dönüştürdüğünü söylüyor.

'Kuzey ve Güney Kutbu'na ulaşmak başlı başına güçlü bir hedefti' diyen Yunus Topal, bu yolculuğun tek bir motivasyonla açıklanamayacağını vurguluyor. Ona göre keşif arzusu ile görsel tanıklık ihtiyacı birbirinden ayrışan değil, aynı anda büyüyen iki duygu. 'Bu, yalnızca fiziksel bir mücadele değildi; derin bir içsel yolculuktu' sözleriyle tarif ettiği süreçte Topal, asıl hedefin bazen varılacak nokta değil, o noktaya giderken insanın kendisiyle karşılaşması olduğunu söylüyor. Korkularla, yalnızlıkla ve dayanıklılıkla yüzleşmek; zihinsel ve fiziksel sınırlarını doğanın mutlak gücü karşısında test etmek, Topal için bu yolculuğun görünmeyen ama en belirleyici parçalarından biri olmuş. Onun için fotoğraf, tam da bu yüzleşmenin sessiz kaydı; anı dondurmaktan çok, yaşananı unutmamaya dair bir hafıza biçimi.
Bu uzun ve zorlu sürecin sonunda ortaya çıkan üretim, yalnızca kişisel bir deneyimin belgesiyle sınırlı kalmamış. Yunus Topal, kutuplarda yaşadıklarını dört ayrı belgesel çalışmasına dönüştürmüş; bu yapımlar dünya genelinde güçlü bir karşılık bulmuş. Yaklaşık 200'e yakın uluslararası ödülle taçlanan bu belgeseller, onu yalnızca bir fotoğrafçı olarak değil, belgesel anlatının içinde söz söyleyen bir isim haline getirmiş. 'Bu süreçte belgeselci kimliğim, fotoğrafçı kimliğimin önüne geçti' diyen Topal için kamera artık tek bir kareye değil, uzun soluklu bir anlatıya hizmet ediyor. Sportif faaliyetleri nedeniyle Olimpiyat Şeref Madalyası ile onurlandırılması ise, bu yolculuğun yalnızca sanatsal değil; fiziksel, zihinsel ve insani boyutlarıyla da ne denli katmanlı olduğunu gösteriyor.
Yunus Topal, dünyanın uçlarında geçen bu yolculuğun ardındaki motivasyonu, karşılaştığı zorlukları ve tanıklık ettiği dönüşümü, 24 Saat'e anlattı.

Yunus Topal: 'Kutuplarda asıl mücadele, hayatta kalmak'
Kutuplarda fotoğraf çekmenin romantize edilen bir yönü olsa da, Topal'a göre gerçeklik çok daha sert. 'En büyük zorluk teknik koşullardan önce hayatta kalma mücadelesiyle başlıyor. Donmamak, riske girmemek, zihni ve bedeni korumak her şeyin önünde' diyen Topal, şöyle anlatıyor:
'Önce kendinizi korumanız gerekiyor; ancak ondan sonra ekipmanı korumak, doğayla uyumlu bir şekilde hareket etmek mümkün oluyor. Orada insiyatif alanınız son derece sınırlı; hata kabul etmeyen, affı olmayan bir coğrafyadan söz ediyoruz.
Vahşi doğa, insanın kendini bulması için çok güçlü bir öğretmen. Terbiye eder, sınar, güçlendirir. Benim için en zorlayıcı anlar, dinmek bilmeyen fırtınalar ve kesintisiz soğuk rüzgârlardı. Yağan kar, adeta jilete dönüşüp yüzünüze kamçı gibi çarparken önünüzü görmek, yürümek, durup dinlenmek bile başlı başına bir mücadeleye dönüşüyor. Adım adım ilerlerken tüm eşyalarınızı taşımak; fiziksel olduğu kadar zihinsel olarak da yıpratıcı.
Bu koşullar yıkıcı olabilir; ancak kendinizi doğayla bütünleştirebilirseniz, vahşi doğa soğuk ama çok güçlü bir öğretmene dönüşüyor. Cezbedici tarafı ise yalnızca sertliği değil, aynı zamanda vahşi yaşamı da barındırması. Hayvanlarla karşılaşmalar benim için hem heyecan verici hem de yüksek dikkat gerektiren anlar yarattı. Zamanı verimli kullanmak, olası hayvan saldırılarına karşı önlem almak, donmamaya çalışmak, en temel ihtiyaçları -örneğin tuvalet ihtiyacını- bile belirli kurallar çerçevesinde karşılayıp geride iz bırakmadan geri taşımak bu yolculuğun bir parçası.
Tüm bu zorluklar, kutupları sadece bir çekim alanı değil; insanın kendi sınırlarıyla yüzleştiği, doğanın karşısında ne kadar kırılgan olduğunu yeniden hatırladığı bir deneyime dönüştürüyor.'

'Kutuplardan çekilen görüntüler bilimsel veriye dönüşebilecek birinci elden kaynaklardır'
Topal'ın fotoğraflarında yalnızca doğanın ihtişamı değil, iklim krizinin izleri de açıkça hissediliyor. Ona göre bir fotoğraf, iklim değişikliğine karşı son derece güçlü bir tanıklık aracı:
'Kutuplarda yaşanan en küçük iklime bağlı değişim bile, zincirleme etkilerle bizim coğrafyamıza kadar ulaşır. Bu süreci tekil bir olay gibi değil, çok katmanlı bir neden-sonuç sistemi olarak düşünmek gerekir. Örneğin kutuplarda eriyen tek bir buz kütlesi bile okyanuslardaki su sıcaklığını ve tuzluluk oranını değiştirir. Bu değişim, Gulf Stream gibi büyük okyanus akıntılarıyla binlerce kilometre yol alarak iklim dengelerini etkiler.
Bu etki yalnızca suyla sınırlı değildir. Atmosferde 'vortex' olarak tanımlanan hava akımlarına dönüşerek kasırga, fırtına ve hortumlar şeklinde modern dünyayı; şehirleri, ülkeleri vurur. Bozulan bu doğal denge, özellikle büyük şehirlerde ani ve kontrolsüz yağışlara, sellere yol açarken; aynı anda kuraklığı da beraberinde getirir. Verimsiz yağışlar ve artan kuraklık, tarımsal üretimi sekteye uğratır; gıdaya erişim ve üretim zinciri bozulur. Bunun sonucu olarak küresel ekonomiler sarsılır, enflasyon artar, dünya ticareti doğrudan etkilenir.'
Eriyen buzulların okyanus akıntılarını, atmosfer hareketlerini ve küresel iklim dengesini nasıl etkilediğini anlatan Topal, bu sürecin artık yalnızca çevresel değil, ekonomik ve jeopolitik bir meseleye dönüştüğünü söyleyerek 'Bugün 'iklim mültecisi' kavramını konuşuyorsak, bu krizin teorik olmaktan çıktığını kabul etmemiz gerekir' diyor

Topal, bu noktada fotoğrafın rolünü net biçimde tanımlıyor:
'Kutuplardan çekilen görüntüler yalnızca estetik değil; bilimsel veriye dönüşebilecek birinci elden kaynaklardır. Bu yüzden fotoğraf, iklim değişikliğine karşı en güçlü ve kalıcı tanıklıklardan biridir.'

'İnsan doğa karşısında sanıldığından çok daha zayıf'
Kutuplar, Yunus Topal'ın insan kavramına bakışını da kökten değiştirmiş. 'Orada en temel ihtiyaçlar bile ciddi bir meseleye dönüşüyor. Yalnızlık ve sürekli mücadele, insanın ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor' diyen Topal, şunları kaydediyor:
'Böyle bir ortamda insan olarak bulunmak inanılmaz derecede heyecan verici olduğu kadar, insanı kendisiyle yüzleştiren bir deneyim. Yalnızlık, ıssızlık ve sürekli mücadele hali; insanın ne kadar kırılgan, ne kadar savunmasız ve aslında ne kadar küçük olduğunu açık biçimde gösteriyor. Tarihsel olarak baktığımızda da bunu görüyoruz: Kutupların keşfi sürecinde yüzlerce sefer düzenlenmiş, binlerce insan hayatını kaybetmiş; zaman zaman açlık ve çaresizlik nedeniyle yamyamlığa varan dramatik hikâyeler yaşanmış. Bu keşifler, insanlık tarihinde kâşifler çağının sonunu işaret etmiş; gözlerin artık yeryüzünden uzaya çevrilmesine neden olmuştur. Aynı zamanda bu süreç, insanlığın 'sömürülecek yeni alanlar' arayışının da bir parçasıydı.
Bugün kutuplar, hukuki olarak yalnızca barışçıl ve bilimsel çalışmalara açık bölgeler olarak tanımlanmış olsa da, bu anlaşmalar giderek zayıflıyor. Kutuplar, zaman zaman denizaltıların dolaştığı, stratejik ve askeri bir rekabet alanına dönüşme riski taşıyor. Bu da insanın doğayla kurduğu ilişkinin hâlâ güç, kontrol ve egemenlik ekseninde şekillendiğini gösteriyor.
Kutupların vahşi doğasının güzelliği, kırılganlığı ve yıkıcılığı içinde nefes alan, yürüyen bir insan olarak hayatta kalmaya çalışmak; bakış açınızı kökten değiştiriyor. Oradan baktığınızda gündelik hayatta büyüttüğümüz küçük sorunların, hırsların ve egoların ne kadar anlamsız olduğunu fark ediyorsunuz. İnsan, doğa karşısında güçlü değil; aksine son derece zayıf.
Kutuplar bana şunu çok net öğretti: İnsan, doğayla savaşarak var olamaz. Doğa ile mücadele eden değil; doğayla uyumlanan, ona adapte olan insan hayatta kalabilir. Doğa her zaman kazanır. İnsan ancak azim, sabır ve uyumla; doğanın bir parçası olmayı kabul ettiğinde var olabilir.'

'Doğa, her zaman anlatacak mucizeler sunar'
Topal'ın yayımlamadığı, ancak en ağır duyguyu taşıyan kareleri de var. 'Bazı fotoğraflar yalnızca estetik değildir; kaybolmakta olan bir dünyanın sessiz çığlıkları gibidir' diyen Topal için bu tanıklıkların en çarpıcı örneklerinden biri, 2018'de Güney Kutbu'nda fotoğrafladığı bir kambur balinayla 2025'te İzlanda'nın kuzeyinde yeniden karşılaşması:
'2018 yılında Güney Kutbu'nda fotoğrafladığım bir kambur balinayla, yıllar sonra İzlanda'nın kuzeyinde yeniden karşılaştım. Bundan emin olabilmek için Dünya Balina Gözlem Grubu'na başvurdum; fotoğrafları gönderdim ve yapılan karşılaştırmalar sonucunda bunun aynı balina olduğu kesinleşti.
Bu, benim için tarifsiz bir an ve büyük bir şanstı. Nesli tükenme tehlikesi altındaki bir balinayı 2018'de Güney Kutbu'nda, 2025'te ise Kuzey Kutbu'na yakın bir coğrafyada yeniden görüntülemek; doğanın ne kadar güçlü, aynı zamanda ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi. Çünkü balina kutuplar arasında beslenmek çiftleşmek için binlerce km yüzüyor büyük bir yaşam azmi ilham kaynağı balinaların kuyruk izleri insanların parmak izleri kişiye özeldir ve eşsizdir bu nedenle balinaları izlemek ayrı bir uzmanlık gerekirir.
İşte tam da bu noktada belgeselcilik ve fotoğrafçılık anlam kazanıyor. Bu karşılaşma, yalnızca bir kare ya da bir anı değil; doğa yaşamını anlayan ve izleyen herkes için derin bir heyecan, güçlü bir tanıklık ve unutulmayacak bir hikâye. Bunu unutamam; her fırsatta anlatırım. Çünkü doğayı bilen ve izleyen için doğa, her zaman anlatacak mucizeler sunar'

'Belgeselde estetik, gerçeğin önüne geçemez'
Belgesel anlatı ile sanatsal kaygı arasındaki dengeyi ise net çizgilerle tanımlıyor Topal:
'Belgesel üretimde, özellikle vahşi yaşam alanında, benim için birincil ilke gerçekliktir. Vahşi yaşam belgeseli, aynı zamanda akademik çalışma alanım ve burada gerçekliği değiştirmeden, çarpıtmadan aktarmak esastır. Sanatsal ya da estetik kaygı, belgeselin önüne asla geçemez; bunun çok net, katı kuralları vardır.'

Belgeselcinin doğada yalnızca 'ayak izi' bırakabileceğini vurgulayan Topal, müdahalenin hem etik hem de ekolojik açıdan kabul edilemez olduğunu söylüyor:
'Belgeselci, doğaya ve o alanın gerçek sahipleri olan canlılara saygı duymak zorundadır. Kırılgan ekosisteme zarar veremez, müdahale edemez. Estetik, burada sahne kurarak ya da koşulları zorlayarak elde edilmez. Özellikle kutuplarda doğa size ne verirse, onu alırsınız.
Bir kutup ayısı o gün avlanmak istemezse görünmez; çiftleşme döneminde değilse karşılaşmazsınız. Saatlerce, hatta günlerce tek bir kare çekmeden beklediğiniz olur. Doğayı zorlayamazsınız. Yuvalara, yavrulara yaklaşamazsınız. Hayvan-insan arasındaki güvenli mesafe korunmazsa, bu hem sizin için ölümcül olabilir hem de hayvan için geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabilir. İnsan kokusu sinmiş bir alanda, hayvan yavrusunu terk edebilir, hatta öldürebilir.
Bu nedenle belgeselci; hayvan davranışlarını, mimiklerini, stres belirtilerini, ekolojik dengeyi çok iyi bilmek zorundadır. Vahşi yaşam belgeselinde birincil öncelik estetik değil, belgelemedir. Estetik, ancak bu etik çerçeve içinde, kendiliğinden ve doğal olarak ortaya çıkabilir.'
Topal'dan genç belgeselcilere: 'Hikâye aradığınızda değil; sabırla baktığınızda ortaya çıkar'
'İki kutba da giden Türk fotoğrafçı' olarak anılmanın kendisi için bir gurur kadar sorumluluk olduğunu ifade eden Yunus Topal, bu unvanı farkındalık yaratmak için kullandığını söylüyor. Sergiler, belgesel gösterimleri ve söyleşilerle kutupların sesi olmaya çalışıyor.
Topal'ın genç fotoğrafçılara ve belgeselcilere verdiği mesaj ise şöyle:
'En iyi sahne doğanın kendisidir. Doğaya kulak verin, onu zorlamadan izleyin. Hikâye, siz onu aradığınızda değil; sabırla baktığınızda ortaya çıkar.'
Bir unvan, bitmeyen bir sorumluluk...
Bugün yeniden yola çıkması gerekse, onu çağıran coğrafyanın yine kutuplar olup olmayacağı sorusunu yönelttiğimizde Topal, bu yolculukların kendisi için yalnızca bir 'yer' meselesi olmadığını hatırlatarak yanıt veriyor.
'İki kutba da giden Türk fotoğrafçı' unvanın ciddi bir sorumluluğu var. Kutuplar ve oradaki yaşam son derece kırılgan; bu kırılganlığı doğru ve dürüst bir şekilde anlatmak benim için tercihten çok temel bir görev.'

Kutuplara mesafe: 'İlgi var, destek yok'
Türkiye'de kutup coğrafyasına yönelik ilginin henüz yeterli düzeyde olmadığını söyleyen Topal'a göre bunun temelinde yüksek ekonomik maliyetler, ciddi fiziksel dayanıklılık gereksinimi ve son derece karmaşık lojistik süreçler yatıyor. Kutuplara yönelik çalışmaların kısa vadeli girişimler olmadığını vurgulayan Topal, bu alanın yıllar süren hazırlık, eğitim ve stratejik planlama gerektirdiğine dikkat çekiyor. Bugün gelinen noktada ise bireysel çabaların, kurumsal ve kamusal girişimlerin önüne geçtiğini ifade ediyor.

Topal'a göre asıl eksiklik, vizyon sahibi bireylerin ötesinde, kamusal ilginin ve kurumsal desteğin yetersizliği. Kutuplara ulaşmanın tek başına yeterli olmadığını belirten Topal, 'orada sürdürülebilir bilimsel çalışmalar üretmek ve nitelikli belgeseller ortaya koymak da son derece sınırlı' diyor. Dünya genelinde kutup bölgelerinde çekilmiş ve küresel ölçekte ses getirmiş belgesel sayısının 10'u bile geçmemesi, bu alanın ne denli zor ve erişilmesi güç olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Bu nedenle kutuplara yönelik ilginin özellikle devletler, politika yapıcılar ve uygulayıcılar düzeyinde artması gerektiğini vurgulayan Topal, meselenin yalnızca kutuplara gitmek olmadığını söylüyor. Ona göre esas ihtiyaç, bu son derece hassas coğrafyaların korunmasına yönelik uzun vadeli politikalar geliştirmek. Türkiye'nin henüz bu alanda söz sahibi ülkeler arasında yer almadığını ifade eden Topal, kutup bölgelerindeki varlığımızın şimdilik başka ülkelere ait araştırma istasyonlarında 'misafir ülke' statüsüyle sınırlı kaldığını hatırlatıyor.
Fotoğraf ve belgesel üretimi açısından bakıldığında ise, kutupları çalışmanın büyük ölçüde bireysel inisiyatiflere dayandığını belirten Topal, bu alanın gelişebilmesi için resmi girişimlerin, fonların ve sürdürülebilir destek mekanizmalarının oluşturulmasının şart olduğunu söylüyor.
Belgesel ve fotoğrafın yalnızca estetik üretimler olmadığını; bilimsel, çevresel ve politik farkındalık yaratma gücüne sahip araçlar olduğunu vurgulayan Topal'a göre, kutuplara dair görsel üretimin kurumsal olarak desteklenmesi Türkiye'nin bu alandaki görünürlüğünü ve söz gücünü de doğrudan artıracak.


